92

Reşit Canbeyli ile Psikobiyolojinin Dünü ve Bugünü Üzerine – Söyleşi

Söyleşi: Samet Hakan Uzunlar, Taner Türker Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Reşit Canbeyli ile kurduğu Psikobiyoloji Laboratuvarı, çalışmaları ve genel olarak…
İçerik, Çalışmalar, Sektörel, psikoloji eğitimi, Çalışmalar, Sektörel, İçerik, söyleşi

Söyleşi: Samet Hakan Uzunlar, Taner Türker

Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Reşit Canbeyli ile kurduğu Psikobiyoloji Laboratuvarı, çalışmaları ve genel olarak Türkiye’deki psikoloji eğitiminin durumu hakkında konuştuk. Bu güzel, esinleyici ve heyecanlandırıcı sohbet için kendisine çok teşekkür ederiz.

Öncelikle Psikobiyoloji nedir? Çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Bu alana nasıl yöneldiniz?

Reşit Canbeyli: Psikobiyoloji adından da anlaşılacağı gibi psikolojiyle biyolojinin örtüştüğü bir alan. Eskiden beri olan bir alan ama zamanla adı çok değişmiştir. Ben ilk doktoraya başladığımda adı fizyolojik psikolojiydi; fizyoloji ile psikolojiyi birleştiren bir alan. Şimdilerde nöro-bilim adı altında toplanıyor. Mesela, benim araştırma alanım nöro-bilim şemsiyesi altında görülüyor artık. Önemli olan şu: Bir psikolojik olgu var, bu duygu, öğrenme, bellek, duygudurum olabilir. Bunun bir altyapısı var, bu sinir sistemine bağlı ve tabii ağırlık olarak da beyne bağlı bir şey. Dolayısıyla psiko-biyolojinin, genellikle nöro-bilimin yaptığı şey, bu olgularla beyin yapıları arasındaki ilişkiyi araştırmak. 

Bizim bölüme ben 1994’te yeniden geldim. Halen faaliyetleri devam eden psikobiyoloji laboratuvarını kurduk. Özellikle ışık tedavisi ve biyolojik saatlerle ilgili çalışmalar yaptık. 1971’den itibaren beynimizde ve memelilerin beyinlerinde bir içsel saat olduğu anlaşıldı. Bunun varlığı tahmin ediliyordu. İlk defa sıçanlarda ve hamsterlarda, daha sonra da bütün memeli türlerde bu gösterildi. Biyolojik saat, hipotalamusta beynin alt tarafında gözden beslenen, büyük ölçüde biyoritmleri düzenleyen bir yapı. Uyku-uyanıklıktan tutun da, ne zaman yemek yiyeceğimize, açlık hissedeceğimize, kanımızdaki şeker miktarına kadar çeşitli ritimlerde önemli bir rol oynuyor. Biz de bunun depresyonla ilgisini araştırmaya başladık. Nedeni de şöyle: ‘jet lag’ diye bir olgu var, insanlar saat dilimlerini aşan bir seyahat ettikleri zaman gittikleri yerde nahoş bir durumla karşılaşırlar. Bilişsel fonksiyonlarda bozulma, yavaşlama, hafif bellek sorunları olabilir, yorgunluk, anksiyete olabilir. Onun üzerine biz bununla ilgili sıçan modelinde ne yapabiliriz dedik. Çünkü insanlarla yapılan tedavilerde 1982/83’ten itibaren ışıkla tedavi diye bir yöntem uygulanıyor. Biyolojik saati temel alan, fototerapi denilen bir yöntem. Bunun tam olarak nasıl etkili olduğu bilinmiyor. Fakat bunu insanlarda değerlendirmek etik açıdan mümkün değil. O yüzden ışıkla ilgili bir hayvan modeli geliştirmek gerekiyordu. Onu da bizim laboratuvarda yaptık, dünyada ilk diyebilirim. Başka hiçbir laboratuvar bu kadar sistematik olarak bunu ileriye götürmedi. Ve şunu gördük, biz sıçanları ışıkla tedavi edebiliyoruz. Sıçanlar da depresyona girebiliyorlar, depresyonu ölçebiliyoruz ve ışık tedavisiyle de bunu azaltabiliyoruz. Hatta şöyle bir şey bulduk ve bunu yayınladık. Laboratuvarda sıçanlarımız 24 saatlik günü 12 saat gündüz, 12 saat gece şeklinde yaşarlar. 12 saatlik karanlık dönemin ikinci yarısında sabaha doğru 10 dakikalık ışık verdiğimizde bu, sıçanlarda depresyonu engelliyor. Sonra bunun biyolojik saatle ilgili olması olası diye düşündüğümüz için şöyle bir şey yaptık: Gözümüzde, retinada görmemizi sağlayan gangliyon hücreleri arasında ve onlardan farklı olarak ışığa doğrudan duyarlı az sayıda gangliyon hücresi var. Diğer gangliyon hücreleri reseptörlerden gelen sinyali beynimize gönderirken, melanopsin içeren bu gangliyon hücreleri doğrudan ışığı algılıyor ve bu bilgiyi ağırlıklı olarak biyolojik saate iletiyor. Bu melanopsin içeren gangliyon hücreleri kırmızı ışığa değil, mavi ışığa duyarlı. O zaman biz de 10 dakikalık ışığı ya kırmızı ya da mavi olarak verdiğimizde şunu gördük; kırmızı ışık işe yaramıyor, mavi ışık antidepresan etki yapıyor. Dolayısıyla doğrudan biyolojik saat ile ilgili bir aktivasyon yapmış olduk. Ayrıca depresyonun çok ağır seyredeceğini düşünerek biyolojik saati ortadan kaldırdık. Çünkü biyolojik saati jet lag biraz bozuyor ve duygudurum bozukluğu yaratıyorken, tam ortadan kaldırdığımızda ise ciddi bir depresyon çıkmasını bekledik. Tam tersi oldu hayvanlar depresyona girmediler. 

Bunun üzerine en azından fikir olarak şunu geliştirdik, beyinde eğer bir sistem iyi çalışmıyorsa, beyindeki diğer mekanizmaları bir anlamda zor durumda bırakıyor. Fakat bir sistem hiç çalışmıyorsa beyin mümkün olduğu kadar onun yerine başka sistemleri devreye sokabiliyor. Işığı düz vermek yerine titreştirerek, saniyede 8-12 değişim gösteren alfa dalgası gibi ışığı da saniyede 8-12 defa titreyecek şekilde verildiğinde farelerde depresyon azalıyor. Yaşlı insanlarda bile öğrenmeyi düzelttiği görülüyor. Dolayısıyla bu titreşimli ışık stimülasyonu giderek önem kazanacak.

Bunun yanı sıra sesle de çalışmalar yaptık. Sıçanlara bir saatte 60 adet, 2000 hertzlik tiz sesleri (120 desibel) verdiğimizde sıçan depresyona giriyor. Ben bu yöntemi insanlarda da denemek istedim, tabii bu şekilde etik olmayacağı için 60 değil de 30 uyaran kullandık ve desibel düzeyini de 75’e indirdik. Bu sesli stimlasyon bir depresyon skalasındaki değerleri anlamlı bir şekilde düşürdü. Bir başka deyişle bu stimülasyonu alan denekler kontrollere göre daha iyi hissediyorlar. Bunun üzerine aynı kaydı sıçanlarımızda da denedik. Onlarda da antidepresan etkisi yaptı.  

Psikobiyolojinin, Türkiye’deki yeriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

R.C.: Psikobiyoloji, eskiye göre daha iyi durumda. Ben ilk 1977-76 yılında Boğaziçi’ne geldiğimde laboratuvar kurmam üç yılımı aldı. Hatta bu konuda, laboratuvarımla ilgili bir kitap yazdım, umarım önümüzdeki aylarda yayınlanır. Belki o zaman böyle bir laboratuvarın kuruluşunun kolay olmadığını görürsünüz.

O zamanlar Türkiye’de bu konuda tıp fakülteleri dışında araştırma yapan hemen hemen kimse yoktu. ODTÜ’de, Hacettepe’de biraz çalışmalar vardı, şimdi tabii daha da artıyor. Tabii tıp fakültelerindeki araştırmalar da bu tarafa yöneldi. Nörobilim kendi içinde çok önemli bir alan, beyin araştırmaları, sinir sistemi araştırmaları dünyada çok önemli çünkü ciddi patolojiler var. Artı tabii biz psikolojik olguları nasıl yaşıyoruz, beyin nasıl çalışıyor, bunları öğrenmek çok önemli. Ama şunu söyleyeyim, hala psikoloji bölümlerinde Türkiye’de yeterince deney ortamı yok; sırf psikobiyoloji veya nörobilim değil, sosyal psikoloji, endüstri psikolojisi, bilişsel psikoloji, gelişim psikolojisi konularında da yeterince gözlem yapılan yerler yok. Ama bu konuların ciddi bir şekilde ele alınması içinde çok daha kapsamlı bir eğitim gerekiyor. Bunu için de kapsamlı olarak deney ve gözlem ortamları çok önemli ve maalesef yetersiz. 

Benim 1977’de üniversiteye öğretim elemanı olarak başladığımda laboratuvar ortamı çok kötüydü. Boğaziçi gibi araştırmaya çok destek olan bir kurumda bile üniversite bütçesi yoktu. Düşünün, benim ilk aldığım aletleri katır eğitimi fonundan aldım. Üniversitelere ve devlet dairelerine eskiden kalma bir gelenekti bu, bazı yerlere katırla ulaşılabileceği için katır parası veriyorlardı. Boğaziçi Üniversitesinde katır falan yoktu elbette, ama neyse ki bir fon ayrılmıştı. 

Türkiye’de temel araştırmaya çok fazla bir destek hiçbir zaman olmamıştır. Destek de olmamıştır, istek de olmamıştır. Ama mesela sizler artık dünyayı görüyorsunuz, internet var, her türlü deneyi görebiliyorsunuz. Neden bizde yok diye tabii ki düşünmeniz lazım, tabii kurumlarınıza da bunu söylemeniz lazım.

Laboratuvar kurarken bir takım zorluklarla karşılaştınız mı?

R.C.: Mesela yazdığım bu kitapta özellikle vurguladığım şey zorlukları anlatmak değil, zorluklardan kalkarak aslında yılmamak gerektiği. Yani bizim Türk toplumumun en büyük sıkıntılarından birisi, hep alt yapıdan şikâyet etmektir. “Devlet bize destek olmuyor”, “Üniversitem bunu yapmıyor” ve “Onlar olduktan sonra araştırma yapacağım” gibi. Bilim böyle yürümez. Alt yapı değil, üst yapı sorunumuz var bizim. Üst yapı yani düşünme, merak ve gerekeni yapmak. Ben size bir örnek vereyim. Rita Levi-Montalcini Faşist İtalya’dayken Yahudi olduğu için işinden oluyor ve kendi evinde kurduğu laboratuvarında araştırma yapıyor. Faşist dönem bittikten sonra Amerika’ya gidip Washington Üniversitesi’nde Hamburger diye çok ünlü bir profesörle beraber çalışıyorlar ve Nerve Growth Factor’ü (Sinir Büyüme Faktörü) buluyorlar. Daha sonra bununla Nobel aldılar. Onun için sıkıntıların ve zorlukların üzerine gitmek onları ön plana çıkarıp bahane olarak kullanmak yerine tam tersi, sıkıntılara rağmen iş yapmak mümkün ve gerekli.

Önümüzdeki dönemlerde hayata geçirmek istediğiniz projeleriniz nelerdir?

R.C.: Araştırma bir momentum işidir, aklınıza takılan bir sorunun cevabını tümüyle almak bir araştırmacı için çoğu zaman kolay değildir. Zaten tümüyle bitirebileceğiniz, ardı ardına yeni soruları getirmeyen, zihninizi meşgul etmeyen, size yeni ufuklar açmayan bir projeye girmişseniz; kariyerinizin başında yanlış yapmışsınız demektir. Bizim biyolojik saatle olan ışık deneyimiz devam ediyor. Şu anda bir periyot deneyimiz var, ışık manipülasyonuyla hamilelik süresini uzatıp kısaltabileceğimize bakıyoruz. Sonra doğan yavruların kısa günde veya uzun günde yaşamalarının gelişimlerini nasıl etkilediğine bakıyoruz. 

Ayrıca popüler bilime de her zaman meraklı oldum, çünkü bizim toplumumuzdaki en önemli sıkıntılarımızdan biri gençlerimizin bilimi çoğu zaman ilk elden görmemeleri. Türkiye’deki tipik bir aile ve çocuk için doğa tehlikelerle doludur; aman düşme derler, bir kediyle ilgilenirsiniz aman ısırır derler. Bitkilerle ilgilenirsiniz, zehirlidir, üstünüz kirlenir derler. Ve bu böyle birikerek tipik bir Türk çocuğunu çok erken yaşta doğadan tamamıyla ayrıştırırsınız ve ondan sonra doğayla ilgili her öğrendiğini başkalarından öğrenir. Doğa başkalarının bildiği şeydir, sanki orada yıldızlar vardır, ama burada yoktur. Biz bütün bu olgulardan daha çocukluğumuzdan beri böyle uzaklaşmışsak, üniversiteye de gittiğimizde artık çok geç oluyor. Ve bunun sıkıntısını her yerde görüyorum, üniversite öğrencileri yeterince sormuyor ve sorgulamıyor.

Türkiye’de verilen psikoloji eğitiminde gözlemlediğiniz sorunlar nelerdir ve çözüm önerileriniz var mı? 

R.C.: Ben Türkiye’de eğitimin sorunlu olduğunu düşünüyorum, sırf psikoloji eğitiminin değil. Her Türk vatandaşının başına bir felaket gelir ve ilkokula başlar. Türkiye’de ilkokula başlamak demek felaketin başlamasıdır. Çünkü zaten genelde çocuk, annesi babası gözetiminde korkarak, ürkerek büyütülmüştür. Yani ona dokunma, onu yapma gibi. Ondan sonra ilkokuldan başlayarak çok kalıpçı bir eğitim alır. Dolayısıyla bizim öğrencilerimiz, gençlerimiz ezberin dışına kolay çıkmıyorlar. Kendi başlarına bir şey yapmıyorlar, merak etmiyorlar, ettikleri merakın da gereğini sonuna kadar yapmıyorlar. 

Isaac Newton daha ortaokul düzeyindeyken merakıyla ışıkla tanışmıştır ve kendi evinde çok kısıtlı olanaklarda ışıkla ilgili deneyler yapmayı planlamış, oradan itibaren merakını ömrünün sonuna kadar sürdürmüştür. Yani Türkiye’de böyle bir şey olmuyor. Örneğin Darwin, Cambridge’de çok kötü bir öğrenciymiş ama doğaya çıkarmış, böcek toplarmış ve ilginç bulduğu şeyleri ceplerine koyarmış. Ceplerinde yer kalmadığı zaman eve koşuncaya kadar da bir böceği ağzında tutarmış. Şimdi bir Türk ailesi düşünebiliyor musunuz? Böyle bir şey olduktan sonra “Bir daha yapmayacaksın!” diye yemin ettirir.  Darwin, Beagle adlı gemiye herhangi birisi olarak binip, 5 yıl sonra dünyanın gelmiş geçmiş en önemli bilimcilerinden biri olarak iniyor. Ondan sonra 20 küsur yıl evinde bu gözlemlerinden kalkarak fikrini geliştiriyor. Bu bizde olmayan bir şey, o merak, o tutku, o heyecan. Ben hep bunu söylerim, Türkiye’de bilim için ölmüş insan yoktur. Ama ben size Batı dünyasında bilimden dolayı intihar etmiş, tamamıyla patolojik duruma gelmiş insanlar sayabilirim. Neden? Çünkü büyük bir tutkuyla bilime sarmışlardır veya yaptıkları işe o kadar inanmışlardır.

Psikoloji öğrencileri uzmanlıklarını seçerken neleri göz önünde bulundurmalılar? Önerileriniz nelerdir?

R.C.: Bence, öğrenci sadece bir tek şeyi göz önünde bulundursun, gönlünün dediğini yapsın, tutkuyla yapsın. Bir defa uzmanlık bana çok tehlikeli bir terim olarak geliyor. Çok beylik bir laf gibi ama Konfüçyüs’ün bir sözü vardır, “Yaptığını seven kişinin vazifesi olmaz” der. Yani eğer bir şeyi seviyorsanız, tutkuyla yapıyorsanız; artık vazife olarak yapmazsınız. Dolayısıyla benim genç arkadaşlara önereceğim şey, aile, arkadaş dost baskısıyla ve telaşla iş yapmasınlar, düşünsünler ve kendileri neye heyecan duyuyorlarsa onu yapsınlar. Gerçekleştirmek için dirensinler ve kendi yollarına gitsinler. Öğrencilerim de örneğin mezuniyet sonrasında büyük bir telaşla gelip “Hocam bunu yapayım mı?” “Şuna mı başvurayım?” diye soruyorlar. Ben diyorum ki, şu anda siz arkanızdan atlar koşturuyor hissediyorsunuz ama o atlar sizin için değil benim için koşturuyor. Siz 20 küsur yaşınızda mezun olmuşsunuz, 2 yıl gidin serserilik yapın ne olur ki? Yüksek lisansa girmeden önce gidin Himalayalara çıkın, Çine gidin, yüzün, gezin, ne yaparsanız yapın, sonra karar verin ve deyin ki “Benim asıl sevdiğim şey o değil de bu”.

Çok teşekkürler hocam, bu güzel bir sonlandırış oldu!  

Uzunlar, H. & Türker, T. (2016). Reşit Canbeyli ile Psikobiyolojinin Dünü ve Bugünü Üzerine [Söyleşi]. İKÜ Psikoloji Kulübü Bülteni, 6, 26-29. hakanuzunlar.com.tr/iku-psikoloji-bulteni-6-sayi

S. Hakan Uzunlar

Lisans öğrenimini 2017 yılında İstanbul Kültür Üniversitesi Psikoloji bölümünde onur derecesi ile ve Moleküler Biyoloji ve Genetik yan dalı ile bitirmiştir. Yüksek lisansını 2022 yılında İstanbul Medipol Üniversitesi’nde Sinirbilim bölümünde öğrenim bursu ile bitirmiştir. İstanbul Kültür Üniversitesi’ndeki Klinik Psikoloji yüksek lisans öğrenimi sürmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir